Vizyon Takibi: Küçük Beyaz Yalanlar, Koğuş, Sevimli Cüceler, İhanet, Kaledeki Yalnızlık

Küçük Beyaz Yalanlar (Les Petits Mouchoirs / Little White Lies):

Bir arkadaş grubunun bir araya gelip ilişkilerini sorgulaması, hayatlarınındaki kimi sırları açığa çıkarmaları hikayesi belki pek çok ülkenin sinemasında zaman zaman karşımıza çıkmıştır ama eskiden beri bu konuyu anlatmada Fransızların ayrı bir becerisi vardır. Oyunculuğu ile de tanıdığımız Guillaume Canet, yönetmenliğini üstlendiği bu filmde bu geleneği takip ettiğini gösteriyor.

Hikaye, filmde çok kısa bir süre görmemize rağmen adı ilk sıralarda yazılan Jean Dujardin’in canlandırdığı Ludo’nun bir gece klübünden çıkıp motoruna atlaması sonrasında yaptığı kaza ile başlıyor. Sonrasında hastanede onu ziyarete gelen arkadaşlarını görüyoruz. Belli ki kazanın öncesinde her sene yaptıkları gibi beraberce bir tatile çıkmayı planlıyorlarmış. Arkadaşları hastanede yatan Ludo’ya çok yardımcı olamayacakalarını düşünerek tatil planlarını değiştirmemeye karar veriyorlar. Tatil sonrası nasılsa iyileşmiş olur diyorlar. Tatil öncesinde karakterlere genel bir bakış attıktan sonra gittikleri tatilde hepsini çok daha yakından tanıyoruz.

Filmin oyuncu kadrosu beklenebileceği gibi oldukça geniş. Fransız sinemasının son döneminin önemli ve popüler oyuncularının hemen hepsi kadroda. Bu yüzden 2.5 saati aşkın süresine rağmen Fransa’da gişe şampiyonu olmasına şaşmamalı. Film bu uzun süresine rağmen çok fazla karakter barındırdığı ve bunların pek çoğunun hikayesine hatırı sayılır bir zaman ayırdığı için sıkıcı bir hal almıyor. Hatta bu süresine rağmen karakterlerin eşleri ve sevgileri çok fazla işlenmemiş karakterler olarak kalıyorlar. Filme yapabileceğim az sayıdaki eleştiriden biri bu zaten. Bir başka eleştirim de finali beklendik ve kolay bir şekilde yapması. Tüm hikayeleri toparlamak için büyük bir olaya ihtiyacı olduğunu düşünen Canet bu olayı filmin özetini okuyunca ilk akla gelen finalden seçiyor.

Bir kaç zayıf noktasına karşın iyi bir popüler filmle karşı karşıyayız. İzlenmeli.

Koğuş (The Ward):

John Carpenter’dan uzun süredir yeni bir film izlemiyorduk. Üstadın 10 yıl aradan sonra yeniden kamera arkasına geçtiğini görmek sevindirici. Koğuş filminin girişinde genç bir kzıın bir çiftlik evini ateşe verip karşınında oturup onu izlediğini görüyoruz. Sonra polisler onu yakalıyor ve bir akıl hastanesine kapatılıyor. Burada 4 kızın daha yaşadığı bir koğuşa kapatılıyor. Hastanenin diğer bölümlerinden tecrit edilmiş bu koğuşta görünen o ki ya çok tehlikeli ya da çok hasta hastalar bulunuyor. Ancak kızların hiçbirinden o kadar büyük bir tehlike hissedilmiyor. Adının Kristen olduğunu öğrendiğimiz kız koğuşa geldiğinde ona verilen odanın eskiden Tammy adında bir kıza ait olduğu da dikkat çekiyor. Acaba Tammy’e ne olmuştur? Bu gizem üzerinden yürüyen film ilerledikçe araya bir de hayalet unsuru katıyor, sürpriz bir finalle de nihayetleniyor.

Her ne kadar zaman zaman usta dokunuşlarını hissettirse de Carpenter uzun bir aradan sonra çektiği bu filmde 15-20 yıl öncesinin korku/gerilim filmi kalıplarını kullanıyor. Böyle olunca da onlarcasını izlediğimiz benzerlerine bir fark atamıyor. Sürpriz finalin gerçekten sürpriz olduğu söylenebilir (en azından kendi adıma ben tahmin edememiştim). Ancak yine 15-20 yıl öncesinde çok daha fazla etki yaratabilecek olan bu final benzerlerini başka filmlerde de gördüğümüz için bugünden bakınca eskimiş gözüküyor. Ayrıca bu tip finallerin filmi bir kez daha izleme isteği vermesi ve düşündüğünüzde baştan beri zekice bir senaryo ile desteklendiğinin görülmesi beklenir. Bunlar da yok ne yazık ki.

Koğuş için türün en iyi yönetmenlerinden saydığım Carpenter’ın vasat filmlerinden biri demekten fazlası gelmiyor ne yazık ki elimden.

Sevimli Cüceler (Gnomeo & Juliet):

Shakespeare’in Romeo ve Juliet oyunu onlarca defa sinemaya uyarlanmıştır. Direkt olarak uyarlama olmasa da Romeo ve Juliet‘ten esinlenen filmler de düşünülürse bu sayı çok rahatlıkla yüzlere çıkacaktır. Sevimli Cüceler orijinal isminden itibaren bu eserden uyarlandığını, en azından çıkış noktasının burası olduğunu gösteriyor. Hatta filmin açılışı bile tıpkı oyunun açılışı gibi bir anlatıcının konu hakkında bilgi vermesi şeklinde oluyor. Elbette ki çocuklara yönelik bir animasyon ile karşı karşıya olduğumuz için filmimiz Shakespeare’nin trajedileri arasında yer alan bu oyundan çok farklı noktalara gidiyor. Finalin aynı olamayacağı en baştan biliniyor mesela. Ama ana konsept aynı. Birbirine ezelden beri düşman olan hatta düşmanlıklarının nedenini bile unutmuşa benzeyen iki ailenin önde gelen isimlerinin oğulları ve kızları birbirine aşık oluyor ve bu imkansız aşk çevresinde olaylar gelişiyor.

Sevimli Cüceler‘in Shakespeare ile tek bağlantısı Romeo ve Juliet oyunu değil aslında. Film içinde sürekli olarak ona referans veriliyor ve bir noktada onun heykeli de bir karakter olarak filmin içine sokuluyor. Bu yanıyla genel olarak filmin hitap ettiği izleyicinin yaş grubu epey küçük olsa da büyüklere de izleyip keyif alacakları bir malzeme sunulmuş oluyor. Zaten filmdeki kilden cüceler de son derece sevimli. Sırf onları izlemek bile keyifli.

Üç boyut olayını da fena kullanmayan film, her ne kadar Pixar ve Dreamworks’ün filmlerinin seviyeni yakalayamasa da keyifle izleniyor.

İhanet (Partir):

İngiltere’den Fransa’ya geldiğinde kendisine çok yardım eden bir adama aşık olan Suzanne (Kristin Scott Thomas) yıllar geçince o adamla evlenmiş, üst sınıfa dahil olmuş, iki de çocukları olmuştur. Kocası Samuel (Yvan Attal) ona her konuda yardımcı iyi bir adamdır, mutlu bir evlilikleri vardır. Acaba gerçekten öyle midir? Evlerinde inşaat işçisi olarak çalışmaya başlayan İspanyol Ivan (Sergi López) her şeyi değiştirecektir. Aslında gerçekten kocasını seven Suzanne bir anda Ivan’a aşık olur ve onunla cinselliği de doyasıya yaşadıkları tutkulu bir aşk yaşamaya başlarlar. Ayrılmak istediğini kocasına açtığında ise o medeni, uygar adam bir anda bir değişim geçirir ve artık kendisini sevmeyen bir kadını ne pahasına olursa olsun yanında tutmak ister. Bunun için artık Ivan ile yaşamaya başlayan karısının tüm gelir kaynaklarını keser, bağlantılarını kullanarak hem onun hem de Ivan’ın iş bulamamasını sağlar, böylece karısını tekrar alt sınıf üyesi olarak yaşamaya zorlar. Ama olaylar hiç umduğu gibi gelişmeyecektir.

Üst sınıftan bir kadının alt sınıftan bir adama aşık olması temasıyla, yakın zamanda izlediğimiz Benim Adım Aşk (I Am Love) filmini akla getiren İhanet, tıpkı o film gibi baş kadın oyuncusunun performansı ile ön plana çıkıyor. Son zamanlarda sıklıkla Fransız filmlerinde gördüğümüz İngiliz oyuncu Kristin Scott Thomas karakterini tüm nüansları ile yaşatıyor. Onun sayesinde üst sınıftan bir kadının bir işçiye nasıl aşık olabildiğini anlayabiliyoruz. Fiziksel çekim bir yana o durumdaki bir kadının gerçekten aşık olup tüm ailesini geride bırakmak noktasına gelebileceğine inanmak o kadar kolay değil gerçekten. Ama hem senaryo, hem oyunculuk bu konuda açık vermiyor. Bunun yanında terkedilmeyi kendine yediremeyen koca rolünde Yvan Attal ve sevgili rolünde de Sergi López de iyi birer oyuncu olduklarını bir kez daha gösteriyorlar.

Kaledeki Yalnızlık:

Yaz aylarında gösterime giren ender Türk filmlerinden olan Kaledeki Yalnızlık odağına bir kaleciyi alıyor. Artık futbol hayatının sonuna yaklaşmış olan Nurettin (Numan Çakır) tüm hayatı boyunca kalecilik yapmış ama ufak takımlardandan bir türlü kurtulamamaıştır. Gençliğinde çok önemli bir transfer fırsatını ise talihsiz bir kaza elinden almıştır. Ne yazık ki aynı kaza eşinin de ölümüne yol açmıştır. O gün bu gün oğlu ile birlikte yaşayan Nurettin’in hayatındaki en büyük amaç oğluna iyi bir gelecek sağlayabilmektir ama iyi bir ilişkileri de yoktur. Rutin bir şekilde giden hayatları Almanya’dan karısının kızkardeşinin ziyarete gelmesi ve sezon sonundaki maç için yapılan bir şike teklifi ile değişir.

Yan rollerin başarılı oyuncusu Volga Sorgu bu ilk yönetmenlik denemesinde hayatın kıyısında kalmış isimleri konu ediyor. Başta Nurettin olmak üzere hemen tüm karakterlerimiz bir şekilde “yırtamamış” kişiler. Hoş bunun için çok çaba harcadıkları da söylenemez. Arka sokaklarda geçen ve hayatın içinden gelen böyle bir hikaye anlatıyorsanız oyunculukların ve atmosferin çok doğal ve gerçekçi olması gerekir. Burada ne yazık ki film bir miktar aksıyor. Başrollerdeki oyunculuklarda çok fazla bir sorun olmasa da fimin tümüne yayılınca çoğu karakterin aslında oynadığı hissediliyor. Filmin genel atmosferinde de böyle bir sıkıntı var. Halbuki Volga Sorgu kendi oyunculuğunda bunu çok iyi şekilde başaran bir isim. Demek ki tüm filme yayılınca çok başarılı olunamamış.

Yine de iddiasız ama belli bir düzeyi tutturan bir film olarak izlenebilir.

Reklamlar

0 Responses to “Vizyon Takibi: Küçük Beyaz Yalanlar, Koğuş, Sevimli Cüceler, İhanet, Kaledeki Yalnızlık”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 249,989 hits
Temmuz 2011
P S Ç P C C P
« Haz   Ağu »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: