Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Pudana: Soyun Sonu, İçimizdeki Ay, Başkaldıranlar, Bir Adım Ötesi, Elde Var Jambon, Nilüfer

Pudana: Soyun Sonu (Sukunsa Viimeinen / Pudana: Last of the Line):

Nenet halkı yıllardır Rusya’da Sibirya’nın kuzeybatısında yaşıyor. Yaklaşık 40.000 civarında nüfusu olan Nenet halkı halen geleneklerine bağlı olarak yaşamak için çaba sarfediyor. Filmin yönetmenlerinden Anastasia Lapsui de bu topraklarda dünyaya gelmiş bir isim (Lapsui’nin filmde oyuncu olarak da yer aldığını ekleyelim).

Filmde Sovyetler Birliği döneminde yaşadığı yerden alınıp bir Rus okuluna gönderilen Nenet kızı Neko’nun hikayesi anlatılıyor. Yaşadığı topraklardan ve ailesinden ayrılmaya tepki gösteren Neko, okula uyum sağlayamaz ve çözümü okuldan kaçıp evine geri dönmekte bulur. Ama bunu başarmak o kadar da kolay olmayacaktır. Filmde bu hikayeyi izlerken bir yandan da günümüzdeki Neko’nun durumunu izleriz. Artık Nadja adını almış olan Neko, ailesinin tek üyesi olarak kalmış ve geleneklerini sürdürememiştir.

Görüldüğü gibi film, egemen toplumun azınlıklar üzerine yaptığı baskı ve onları kendilerinden biri yapıp geçmişlerini unutturma çabalarını anlatan bir başka film. Bir kez daha dünyanın farklı yerlerinde benzer şeylerin yaşandığını görüyoruz. Filmin anlatım yapısı belgesel ve kurmaca arasında gidip geliyor. Çoğunlukla belgesel çeken iki yönetmenin elinden çıkan bir yapım için bu durum çok şaşırtıcı değil aslında ama zaman zaman belgeselmiş gibi yapmaktansa tümüyle kurmaca ya da tümüyle belgesel olması daha iyi bir sonuç verebilirmiş.

Kendi adıma favori filmlerimden biri olmadığını söyleyebilirim ancak sevenlerinin çok olduğunu, festival müdavimlerinden bir kısmının bu filmi festivalin en iyi üç filmi arasında saydıklarını da belirtmeden geçmeyelim. Demek ki bir şans vermek gereken bir film.

İçimizdeki Ay (The Moon Inside You):

İçimizdeki Ay, kadınların her ay yaşadıkları regl dönemi üzerine bir belgesel. Belli yaşlar arasında her kadın bu durumu yaşasa da uzun yıllar boyunca konuşulması sakıncalı, utanılması gereken, kadını kirli yapan bir durum olarak algılanmış. Halen de pek çok yerde durumun bu olduğunu söylemek mümkün. Bu filmde de yönetmen Diana Fabianova, kendi deneyimlerinden de yola çıkarak regl dönemi üzerine bir araştırmaya girişiyor.

Televizyon için çekilmiş bu belgesel zaman zaman eğlenceli, zaman zaman düşündürücü bir hal alıyor. Hoş animasyonlar ile de desteklenmiş filmin en ilginç bölümleri regl olmanın doğal bir durum olmadığını savunan ve engellenmesi gerektiğini düşünen bir doktorla yapılan söyleşi ve 11 yaşında, henüz âdet görmemiş bir kızın âdet gördüğü güne kadar kendi video günlüğünü tutması idi.

Bir erkek olarak çok fazla anlayamayacağımız bir durumu gayet açıklıkla ele alan bir belgesel izlemek güzel bir deneyimdi. Festivalin izlediğime memnun olduğum filmlerinden biri oldu sonuçta.

Başkaldıranlar (Guerriller@s / Warriors):

Festivallerde çok fazla içinde olmadığımız hayatlarla ilgili konulu filmler ya da belgeseller izlemek ilginç bir deneyim oluyor. Bir önceki belgeselde bir erkek olarak kadınların regl dönemine ait bilgiler edinmişken bu kez de özellikle transseksüel bireyler ile ilgilenen bir belgesel izlemek gerçekten zihin açıcı idi.

54 dakikalık bu film, İspanya’da yaşayan bir grup trans birey ile yapılan söyleşiler ve onların kimi eylemlerine odaklanıyordu. Geleneksel toplumun onlara gösterdiği tepkiler zaten bilinen bir konu. İlginç olan LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel) topluluğun da zaman zaman sadece kendi kalıpları içinde düşünen ve bu kalıpların dışına çıkamayan bir topluluk olduğunun da konu edilmesiydi.

Belgesel içinde pek çok fikri barındıran yoğun bir yapımdı ve bu nedenle kısa süresine rağmen yorucu olabiliyordu. Ayrıca İspanya’nın gerçekleri bizim gerçeklerimizden çok farklı olabilirdi doğal olarak. Bu nedenle benim için filmden daha ilgi çekici olan, gösterim sonrası Kaos GL ve Pembe Hayat Derneği’nin katıldığı panel idi.

Onlar da belgeselde tartışılan konuların kendi aralarında da sık sık tartıştıkları konular olduklarını belirttiler. Türkiye’de zaten genel ahlak anlayışının bu bireyleri ne konumda gördüğünü az çok biliyoruz. Ancak benzer şekilde onlar da lezbiyen, gey ya da trans birey olmanın da zamanla tıpkı kadın ya da erkek olmak gibi öğretilen bir kimlik olduğunu vurguladılar. Bu öğretilen kimliğe karşı gelindiğinde ise kendi topluluklarının içinde de tepki görebildiklerini söylediler (mesela kendini lezbiyen olarak konumlandıran biri bir gün bir erkekten hoşlanırsa bu tepki ile karşılanıyor). Ya da genel olarak trans bireylerin sorunlarının nihai çözüm noktasının ameliyat olarak gösterildiğini halbuki belki de bazı insanların ameliyat olmadan da bedenleri ile barışık yaşayabileceklerini belirttiler. Sonuçta gelinmesi gereken noktanın (ya da en azından kendilerinin geldiği noktanın) kimliklere bağlı kalmamak olduğu, bir insan kendini nasıl mutlu hissediyorsa o şekilde yaşaması gerektiği konusu vurgulandı.

Bu arada her kadar gösterime katılan seyirci topluluğu açık fikirli bir topluluk olsa da bazı kodların ne kadar içimize işlediği bir kez daha ortaya çıktı. LGBT topluluklarına gayet hak veren ve onları destekleyen cümleler kuranlar bile farkında olmadan siz ve biz ayrımı yaptılar. Gerçekten de bazı kalıplaşmış önyargılardan kurtulmak bazen çok zor olabiliyor.

Bir Adım Ötesi:

İnsanın yaşamadan bilemeyeceği başka bir duygu da hapiste olma hissi olmalı. Türkiye’den gelen bu belgesel de bu durum üzerine kurulu bir belgesel. Belgeselde belli bir dönem aynı hapishanede kalmış, ama bir süredir dışarıda olan üç kadının hikayesine odaklanılmış. Bu kadınların ikisi artık yıkık dökük bir bina halinde olan hapishanelerini ziyaret edip o günleri hatırlarken diğeri ise o yeri bir kez daha görmek istemediği için filme sadece kendisi ile yapılan söyleşi ile dahil oluyor.

Filmde özgürlüğünüzün kısıtlandığı bir dönemde hayata tutunmak için neler yapılabileceğini, içerde ayrı bir dünya yaratılıp çok sağlam arkadaşlıklar kurulabileceğini görüyoruz. Ayrıca film hapishanede geçen dönemin dışında hapisten çıkıldığında neler yaşandığı konusuna da önemli bir zaman ayırıyor. Hayatının 10 yılını hapishanede geçiren 30’lu yaşlarda bir insanın dışarı çıkınca neler hissedebileceği üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Nitekim ilk bakışta çok mutlu olunması gerekiyormuş gibi gelen bu durumun zaman zaman ciddi bir depresyona yol açtığını da görüyoruz filmde. İnsan ne kadar zor da olsa, yaşadığı duruma alışıyor, alışmak zorunda kalıyor. Kişisel olarak bunu askerden dönerken orada 8 ay boyunca kader arkadaşlığı yaptığımız arkadaşlardan ayrıldığım için gözlerimden bir kaç damla yaş gelmesine benzetebilirim örneğin. Elbette hapisten çıkıyor olma durumu çok daha ciddi bir durum.

Filmde hikayeleri aktarılan üç kadın tüm dürüstlükleriyle yaşadıklarını anlatmışlar. 44 dakikalık bu belgesel asıl gücünü de buradan alıyor zaten. Kadınların bu kadar dürüst olmasının en önemli sebeplerinden biri muhtemelen yönetmen Tülin Dağ’ın da bu üç kadından biri olması. Film sırasında bunun farkına varmamıştım ama hapisten çıktıktan sonra Sinema ve Televizyon bölümünde lisans eğitimi alan Dağ, bu ilk filminde kendi hikayesini anlatmış. Aslında ilk yola çıktığında niyeti 10 kadının hikayesini anlatmakmış ama yaşanan bazı zorluklar bu sayının üçte kalmasına neden olmuş. Farklı hikayelerle daha ilginç bir film olabileceği belli ama yine de ortalamanın üzerinde bir belgesel olduğunu söylenebilir.

Elde Var Jambon (Il Reste du Jambon? / Bacon on the Side):

En baştan şunu söyleyelim. Elde Var Jambon festivalin en eğlenceli filmiydi. Film Fransa’da eğlencelik televizyon haberleri yapan kadın bir muhabirle bir doktorun aşk öyküsünü romantik komedi kalıpları çerçevesinde anlatıyor. Ancak asıl vurgu noktası, kadının Fransız ve Hıristiyan kimliğe, erkeğin ise Arap ve Müslüman bir kimliğe sahip olması. Kültürel farklarına karşın birbirlerine hızlı bir çekim ile tutulan bu ikili tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar, ancak kaçınılmaz olarak aileleri de işin içine girince işler karışmaya başlıyor. Bir süre sonra ise aslında kendi çatışmalarını da yaşamaya başlıyorlar.

Yönetmen ve senaryo yazarı olan Anne Depétrini, gayet eğlenceli karakterler yaratmış ve onların arasındaki çatışmaları da başarılı bir şekilde vermiş. Bu arada din farklılıklarını ele alırken elini de korkak alıştırmamış, her iki dinin de “kutsal” sayılan değerleri ile inceden dalga geçmeyi de ihmal etmemiş.

Filmin en büyük zaafı ise finalinde ortaya çıkıyor. Hemen hemen bütün romantik komediler bir şekilde mutlu son ile noktalandığı için bu filmin de finalinin bu şekilde kurulduğunu söylemek çok şeyi açık etmez sanırım. Ancak her ne kadar film hafif bir peri masalı atmosferinde geçse de mutlu sonu sağlamak için çiftin yaşadığı bazı sorunlar tümüyle görmezden gelinmiş. Böyle olunca da final iyice gerçeklikten uzak bir hal almış. Yine de keyifle izlenebilecek bir film.

Nilüfer (Niloofar):

Irak’da geçen bu öyküde henüz 12 yaşında olan Nilüfer’in babası onu zengin bir tüccara yeni karısı olması için satıyor. Ancak kız henüz çok küçük olduğu için kadın olduğu zamanı beklemek üzere anlaşıyorlar. Yani ilk âdet göreceği zamanı. Nilüfer’in annesi ise onu kendisine yardım etmek üzere yetiştirmek isterken onun tek derdi ise eğitim almak. Köyde kendisine eğitim verecek bir kadın bulunca bu fırsatı değerlendiren Nilüfer, kendisi hakkında yapılan anlaşmayı da öğrenince âdet gördüğünü uzunca bir süre gizlemeyi başarıyor. Ama kaçınılmaz olarak bunu sonsuza dek saklayamayınca çareyi kaçmakta buluyor.

Biliyoruz ki, bu tip hikayeler ne yazık ki pek çok yerde sıkça yaşanan hikayeler. Yıllar içinde de bu konuyu temel alan pek çok film izledik. Halen yaşanan bir gerçeklik olduğuna göre elbette filmlere konu edilmeye de devam edilmeli. Ancak bu konu anlatılırken işin içine bir yenilik katılmazsa yıllar içinde izlenen filmlerden de bir farkı kalmıyor doğrusu. Nilüfer de pek bir yenilik barındırmayan böyle bir film açıkçası. Önemli konusuna rağmen festivalin en vasat filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Reklamlar

0 Responses to “Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Pudana: Soyun Sonu, İçimizdeki Ay, Başkaldıranlar, Bir Adım Ötesi, Elde Var Jambon, Nilüfer”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 252,339 hits
Mayıs 2011
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: