Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 10.Gün: Hayali Aşklar, Il Divo, Ana, Engel, Teklopolis, Karıştır! Amerika’nın Çöpü

Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires / Heartbeats):

Xavier Dolan, ilk filmi Annemi Öldürdüm ile sinemaseverlerin ilgisini çekmişti. Hayali Aşklar ile de ilk filmindeki başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Bu yeni filminde Dolan önce bizi Francis ve Marie adlı iki yakın arkadaşla tanıştırıyor. Bu iki yakın arkadaş bir gün Nicolas adlı bir gençle karşılaşıyorlar. Başta her ikisi de ondan hoşlanmadıklarını belirtseler de hemen anlaşılıyor ki bu sarışın genç her ikisini de fena halde etkiliyor ve çok kısa bir zamanda onun büyüleyici etkisine kapılıyorlar. Francis’in zaten eşcinsel olduğunu belirtelim ama Nicolas filmde öyle büyüleyici bir varlık olarak çizilmiş ki ondan etkilenmek için eşcinsel olmak da gerekmiyor aslında. Zaten her iki kahramanımızın da ondan etkilendiği anlar Dalida’nın seslendirdiği “Bang Bang” şarkısı eşliğinde yavaş çekimle verilmiş ve biz de seyirci olarak bu sahneleri hipnotize olmuş bir vaziyette izliyoruz.

Esasen filmin bu aşk üçgeni dışında çok komplike bir hikayesi yok ama anlatılanlar o kadar güzel kurulmuş, o kadar güzel görüntüler seçilmiş ve tam da yerli yerinde planlar kullanılmış ki iyi bir film yapmak için çok komplike bir hikayeye ihtiyaç olmadığı bir kez daha ispatlanıyor. Bunun yanında üç başrol oyuncusu da rollerine o kadar iyi oturmuşlar ki.

Festival kataloğunda filmin Jules ve Jim‘in modern bir uyarlaması olarak anılması da boşa değil. François Truffaut’nun bu unutulmaz filmi ile ortak temaları olması bir yana, Dolan tıpkı ilk filminde olduğu gibi bu filmde de Fransız Yeni Dalga akımından fena halde etkilendiğini gösteriyor. Filmin pek çok sahnesinde, kullanılan çerçevelerde, kostümlerde, hatta karakterlerin davranışlarında bile Yeni Dalga sinemasının ve o yılların izini bulmak mümkün. Toplamda da gayet başarılı bir film ama o dönemi sevenler ekstra bir keyif alacaktır.

Il Divo:

Festivalin son gününde İtalya’nın yakın tarihinin önemli figürlerinden birine ait bir film daha vardı. Bu kez 1972-1992 yılları arasında aralıklı olarak yedi dönem başbakanlık yapmış olan Giulio Andreotti konu ediliyor. Filmin adı olan Il Divo da ona takılan lakaplardan birinden geliyor (ki daha önce Jül Sezar da bu lakap ile anılmış).

Film Andreotti’nin hayat hikayesini anlatmaktan ziyade onun son başbakanlık döneminde hakkında açılan, mafya ile ilişkileri olduğuna yönelik dava dönemini konu alıyor. Konu anlatılırken kaçınılmaz olarak öyküye başta Andreotti’nin yakın çevresindekiler olmak üzere dönemin önemli politik figürleri ve yeraltı dünyasından bazı isimler de dahil oluyor. Çok fazla yan karakter var ama bunların filme dahil olması da kim oldukları hakkında bilgi verilmesi de gayet temiz bir şekilde yapılmış ve bu sayede seyirci konuyu takip etmekte bir zorluk yaşamıyor.

Film genel olarak dönemini başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor ama bunda en önemli pay Andreotti’yi inanılmaz bir başarıyla perdeye yansıtan Toni Servillo. Öyle bir oyunculuk sergilemiş ki Andreotti’yi adeta başka bir dünyadan gelmiş bir karakter olarak görüyorsunuz. Vücut dilini tüm filme müthiş bir şekilde yaymış ve sürekli olarak sinirleri alınmış bir şekilde davranan ve duruşunu hiç bozmayan bir portre çıkarmış ortaya. Hakkındaki en sert iddialara verdiği cevaplarda (ki bu cevapların büyük kısmı yalan aslında) ya da arkadan çevirdiği işlerde hep çok sakin, çok dengeli. Filmin diğer tüm meziyetleri bir yana bu rol ile pek çok ödül alan Servillo’nun performansı için bile izlenebilecek bir film.

Ana (Madeo / Mother):

Bong Joon-Ho, so dönem birbiri ardına iyi filmler çıkaran Güney Kore sinemasının en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Cinayet Günlükleri ve Yaratık (The Host) filmleri ve Tokyo! filminde yönettiği bölümden sonra Ana filmi ile tekrar karşımızda.

Joon-Ho bu filminde oğlunu korumak için elinden gelen her şeyi yapan bir anneyi anlatıyor. Oğlu Do-Joon ile birlikte yaşayan anne (filmde adının ne olduğu hiç belirtilmiyor), oğlu yetişkin bir adam olduğu halde küçük yaşlarından beri onu her türlü tehlikeye karşı korumak zorunda kalmış, hala da buna devam ediyor. Çünkü oğlu zihinsel açıdan sorunlu bir durumda ve çevresinde ne olduğunu tam olarak anlayamıyor. Günün birinde mahallelerinde genç bir kız öldürülüyor ve Do-Joon olayın sorumlusu olarak tutuklanıyor. Cinayeti onun işlediğinden emin olan polisler ve beceriksiz savunma avukatı biraraya gelince oğlunun pek bir şansı kalmadığını gören anne cinayeti soruşturma işini kendisi üstleniyor.

Temelde izlediğimiz film bu konularda hiç bir tecrübesi olmayan bir kadının ipuçlarını adım adım izlemesi ile cinayetin üzerindeki gizem perdesini çözmesi üzerine. Bunu yaparken de çok başarılı bir atmosfer kurulmuş. Ayrıca hikayenin gittiği nokta da bir Hollywood filminde hiç tahmin edemeyeceğimiz bir nokta. Bu anlamda sonundaki sürprizin gerçekten şaşırttığı ender filmlerden biri olduğu söylenebilir. Ancak şunu da eklemek lazım ki o sürpriz olmasa bile çok iyi bir film var karşımızda. Bong Joon-Ho seyircinin dikkatini bir an bile kaybetmemesini sağlamayı, dramatik olayların içine esprili anları yedirmeyi, ilgi çekici ve sıradışı karakterler yaratmayı çok iyi biliyor. Gelecek filmlerini de merakla bekliyoruz.

Engel (Bariera / Barrier):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Doğrusu festival boyunca yönetmenin bu döneminden izlediğim diğer üç film ile benzer yorumlar yapmak durumundayım. Birbirinden kopuk sahneler, simgesel bir anlatım ve içine giremediğim bir film daha. Aslında tek başına ele alındığında belki de bir kısa film olarak son derece başarılı olabilecek sahneler var ama bir film olarak çok ilgimi çekemedi.

Festivalin son gününde Jerzy Skolimowski hakkındaki yorumum şudur: 1960’lardaki filmleri hiç bana göre değil, ancak 2000’lerdeki filmlerini (ki topu topu iki adet şu ana kadar) defalarca izleyebilirim.

Teklopolis (Teclópolis):

Teklopolis 12 dakikalık bir kısa film. Aynı zamanda festivalin açılış filmi olarak da gösterildiği için gösterildiği Doğaya Karşı İnsan 5 bölümünde değil ayrı bir başlıkta ele almak istedim. Bir takım eski teknolojik eşyalar (eskimiş mouselar ve klavyeler, super-8 kameralar, yıpranmış kablolar vs.) kullanılarak yapılmış bu stop-motion animasyon filmi bir uygarlığın kurulmasını, gelişmesini ve giderek doğaya zarar verdiği için kendi kendini yok etmesini anlatıyor. 12 dakikaya bunları yaratıcı bir şekilde dağıtan başarılı bir kısa film.

Karıştır! Amerika’nın Çöpü (Dive! Living off America’s Waste):

Bu ilginç belgesel Amerika’da yemeklerini çöplerden toplayarak yaşayan insanların yaşamına bir bakış atıyor. Ama bu insanlar bu hareketi fakir olduklarından ya da başka türlü yiyecek bulamadıklarından yapmıyorlar. Onların iddiası, Amerika’da her gün büyük miktarlarda yiyeceğin henüz kullanılabilecek durumda iken çöplere atılarak heba edildiği ve çöplerden toplanan yiyecekleri kullanarak sağlıklı bir yaşam sürdürülebileceği yönünde. Aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Jeremy Seifert, karısı ve küçük oğlu ile tümüyle böyle beslenmekte ve gördüğümüz kadarıyla gayet mükellef sofralarda yemek yemekte. Hele bir de lüks bir restoranda aşçı olarak çalışan arkadaşları ziyarete gelirse o restoranlarda yenilecek yemeklerden bir farkı olmuyor hazırlananların.

Görünen o ki özellikle büyük marketler tarafından atılan çöpler rahatlıkla kullanılabilir durumda. Çünkü onlar ufak bir kısmı çürüyen ürünleri ya da son kullanma tarihine bir gün kalmış herşeyi atıyorlar. Halbuki bizim son kullanma tarihi dediğimiz kavramın İngilizce karşılığı “best before” ve aslında bu tarihten sonra tüketilmesinin sağlıklı olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu tip yiyeceklerin büyük bir kısmı yiyecek bulamayan ve gerçekten açlık çeken insanlar ile paylaşılabilir rahatlıkla. Belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla kimi marketler de bunu yapıyor zaten ama sayısının çoğalması gerektiği söyleniyor.

Tabii insan bu belgeseli izleyince acaba bizde ne kadar yiyecek ziyan ediliyor, bunlar ne şekilde kullanılabilir diye merak etmeden duramıyor. Keşke bunun üzerine de bir araştırma yapılsa.

Reklamlar

0 Responses to “Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 10.Gün: Hayali Aşklar, Il Divo, Ana, Engel, Teklopolis, Karıştır! Amerika’nın Çöpü”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 251,043 hits
Nisan 2011
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: