Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 6.Gün: Tehlikeli Yol, Aşk Suçu, Paprika, Akbaba, 22 Mayıs

Tehlikeli Yol (Route Irish):

74 yaşına gelen Ken Loach hemen her yıl yeni bir film üretmeye devam ediyor. Her filminde de öyle ya da böyle siyasal bir boyut oluyor. Tehlikeli Yol filminde de Irak’taki duruma bir bakış atarak ortaya bir intikam hikayesi çıkarmış. Hikaye bir cenaze töreninde başlıyor. Fergus en yakın arkadaşı Frankie’nin cenaze törenine katılıyor ve orada huzursuzluk yaratıyor. Zaten öğreniyoruz ki her ikisi de çocukluklarından beri içtikleri su ayrı gitmeyen iki arkadaş. Frankie’nin eşi Rachel dışında her şeyi paylaşmışlar. Askerliklerinden sonra kendilerine teklif edilen maaşı reddedemeyip Irak’ta bir özel güvenlik şirketinde çalışmaya başlamışlar. Ancak bir süre sonra Fergus İngiltere’ye geri dönerken Frankie orada kalmaya devam etmiş ve günün birinde dünyanın en tehlikeli yolu kabul edilen “Route Irish”de öldürülmüş. Ancak Fergus onun ölümünde bir bityeniği olduğunu düşünüp araştırmaya başlıyor ve ortaya savaşın kirli yüzü bir kez daha dökülüyor.

Filmin kahramanları hemen her Loach filminde olduğu gibi İngiliz işi sınıfından geliyor. Filmin teknik ekibi de son dönemlerde Loach’la birlikte çalışan isimler. Elbette senaryo yazarı Paul Laverty de öyle. Zaten 1990’ların ortalarından itibaren Loach ve Laverty için ayrılmaz ikili demek mümkün. Ancak ilginçtir ikili bu kez her zamanki tarzlarından biraz daha farklı bir film ortaya çıkarmışlar. Ortada neredeyse bir dedektiflik hikayesi var. Olaylar ortaya çıktıkça hikayenin de yönü bir intikam öyküsüne dönüyor ve şiddet dozu artıyor. Bu anlamda filme getirilmiş “sol kanattan gelen bir Death Wish” yakıştırması gerçekten yerinde gibi gözüküyor. Ayrıca kahramanımızın en yakın arkadaşının ölümünden sonra karısı ile yakınlaşması da son derece klişe bir durum, nihayetinde aralarında geçen seks sahnesi de öyle. Sonuçta Loach’ın en Hollywood’a yakın duran filmi denebilir. Kötü bir film mi? Değil ama Loach’ın bildiğimiz filmlerinin düzeyini yakalayamıyor.

Aşk Suçu (Crime D’amour / Love Crime):

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Alain Corneau’nun son filmi Aşk Suçu, festivalin Anısına bölümünde yer alan filmlerden biriydi. Filmografisinde farklı türlerde filmlere rastlayabileceğimiz Corneau son filminde bir polisiye hikayeye götürüyor bizi ama ele aldığı karakterler ile bir orta/üst sınıf eleştirisi yaptığı da söylenebilir. Hikaye aynı şirkette çalışan iki kadının mücadelesini anlatıyor temel olarak.

Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı Christine, uluslararası bir şirketin Fransa bürosunun başındadır. Büroyu tatlı-sert bir yönetim anlayışı ile yönetmektedir. Şirketin sahipleri tarafından da gayet olumlu bir imajı olan Christine, Amerika’da bir göreve atanmayı da umut etmektedir. Ludivine Sagnier tarafından canlandırılan Isabelle ise Christine’in en güvendiği elemanlarından biridir. Christine kimi anlaşmaları tamamen ona teslim edebilmektedir. Ancak bir süre sonra Isabelle, kendi başarılarını Christine’in üstlendiğini hatta bunlardan faydalanarak kendsine Amerika yolunu açtığını farkeder. Bu arada her iki kadın da aynı adamla yatmaya başlarlar. Isabelle, Christine’den gizli bir iş yürütmeye çalışır ve onun Amerika’ya gidişinin önüne taş koyar ama Christine de bunun altında kalmayacak toplu bir ortamda onu fazlasıyla aşağılayacaktır. Bundan sonrası cinayetin de işin içine girdiği bir olaylar zinciri zaten.

Corneau’nun son filmi ustanın eski filmleri kadar başarılı değil belki ama yine de sonuna kadar merakla izleniyor. Özellikle belli bir noktada Isabelle’in planının nereye doğru evrileceğini ciddi ciddi merak ediyorsunuz. Finalde yapılan hamle de gayet başarılı. Ancak filmdeki polisin ve adalet sisteminin son derece beceriksiz olduğunu da düşünmeden edemiyorsunuz. Çok basit deliller ile ikna olabiliyorlar çünkü. Bu yüzden hikaye zaman zaman inandırıcılığını yitiriyor ama Kristin Scott Thomas ve Ludivine Sagnier’in performansları filmi sürüklemeyi başarıyor. Başka iki oyuncu, iki kadın arasındaki ilişkiyi yeterince güçlü veremeyip filmi farklı noktalara sürükleyebilirdi. Çok önemli olmasa da izlenmesi gereken bir film.

Paprika (Papurika):

Festivalin Anısına bölümünün bir başka konuğu da yine geçtiğimiz yıl henüz 46 yaşında hayata veda eden Japon animasyon ustası Satoshi Kon idi. Geride dört uzun metrajlı anime, bir de televizyon anime dizisi bırakan Kon bu kadar yapıtla bile türün önemli yönetmenleri arasında anılmayı haketmişti (beşinci bir filmin üzerinde çalışmaya devam ederken hayatını kaybeden Kon’un bu filminin başka bir yönetmen tarafından tamamlanacağını da ekleyelim). 2006 tarihli Paprika belki de yönetmenin adını en çok duyurduğu film olmuştu. Ne yazık ki bu filmi sinema perdesinde izlememize vesile olan şey Kon’un vefatı oldu.

Aslında anime meraklıları bu filmi bir şekilde izlemişlerdi ama benim kendi adıma şimdiye kadar izleme fırsatım olmamıştı. Beş yıl gecikmeli izlemenin bir faydası oldu doğrusu. Paprika filminin geçen yılın en popüler ve önemli filmlerinden birine esin kaynağı olduğunu görmüş olduk. Daha filmin başlarında salonun değişik yerlerinden Inception fısıltıları duyulmaya başladı. Gerçekten de başkalarını rüyalarına giren insanlar ya da rüyaların gerçek hayata etkisi gibi temalar dışında kimi sahnelerin de benzerliği gözden kaçmıyordu. Ama Christopher Nolan da bu benzerliği saklamaya çalışmamıış zaten ve Paprika‘yı Inception‘un esin kaynakları arasında göstermiş.

Peki Paprika ne anlatıyor? Psikiyatrik Araştırma Kurumu’nda çalışmakta olan üç bilim adamı D.C. Mini adlı bir cihaz icat etmişlerdir. Bu cihazı bir terapi aracı olarak kullanıp insanların rüyalarına girmekte ve onları etkileyen olayları ortaya çıkarabilmektedirler. Paprika da bu ekipten bir doktorun insanların rüyalarına girdiğinde kullandığı alter-ego’sudur. Ancak bir gün cihaz çalınır ve gizemli hırsız insanlar uyanıkken de onların bilinçaltlarına girmeyi başarır ve bunun sonucunda gerçek ve rüya dünyası birleşir ve olaylar bir koasa doğru ilerler.

Karşımızda animasyon gibi sınırsız bir dünya ve rüyalar sözkonusu olunca yönetmen ve senaryo yazarının yaratıcıkları önünde bir sınır kalmıyor. Paprika‘da da bu avantajdan çok iyi bir şekilde yararlanılmış. Gerçekten de çok zengin bir görsel yapısı var filmin. Üstelik arkasındaki hikaye de boş değil. Böyle olunca bu filmin son yılalrın en iyi animelerinden biri sayılması boşuna değil. Türün meraklıları mutlaka sevecektir ama festival müdavimleri arasından türle arası iyi olmayan bazı izleyicilerin sevmiş olması da olumlu bir nokta.

Son olarak filmin Wolfgang Petersen tarafından gerçek oyuncularla çekilmiş bir yeniden yapımının çalışmalarının sürdüğünü ekleyelim. Mümkünse bir sorun çıksın da hiç hayata geçmesin bu proje demek geliyor insanın içinden.

Akbaba (Carancho):

Bir Arjantin filmi olan Akbaba, her ne kadar gerçek bir hikaye anlatmasa da ülkedeki bir gerçeklikten yola çıkarak oluşturmuş hikayesini. Arjantin’de trafik kazalarında her yıl sekiz binden fazla insan hayatını kaybediyor, çok daha fazlası da sakat kalıyor. Bu kazalardan çıkar sağlayan bir avukat grubu var. Trafik kazalarında zarar görmüş yoksul aileler ile tanışıp sıcağı sıcağına onları temsil etmek için en uygun kişi olduklarına ikna ediyorlar ve ödenen tazminatın aslan payını onlar alıyorlar. Çalışma yerleri kaza mahalleri ve cenazeler olan bu tip avukatlara “akbaba” deniyor. Filmimizin ana karakteri Sosa da böyle bir adam. Daha filmin başlarında kazalara acil müdahale eden genç doktor Luján ile tanışıyor ve aralarında bir yakınlaşma oluyor. Ama hipokrat yemini etmiş olan bir doktorun bir “akbaba” ile birlikte olması mümkün olur mu acaba? Film bu aşk hikayesine odaklanırken bir yandan Sosa’nın tek başına çalışmadığını, o yaptığı işi bırakmak istese de arkasındaki örgütün buna asla izin vermediğini de görüyoruz.

Filmimiz gayet tempolu bir gişe filmi konumunda. Sosyal bir soruna eğinirken zaman zaman merakla izlenen bir polisiye oluyor adeta. Ana karakterleri arasında belirgin bir yaş farkı olsa da iki oyuncu arasında iyi bir kimya tuturulmuş ve hayatlarını değiştirecek bir aşk yaşadıklarına inanmak zor olmuyor. Bir ihtimal ülkemizde vizyona da çıkacak olan bir film Akbaba. Hollywood’un yeniden yapım haklarını aldığı söylenen bu filmi orijinal versiyonunu önceden izlemek gerek.

22 Mayıs (22 Mei / 22nd of May):

Koen Mortier ilk filmi Ex-Drummer ile kendine önemli bir hayran kitlesi oluşturmuştu. Yeni filmi 22 Mayıs merakla bekleniyordu. Bu filminde Mortimer bizi büyük bir alışveriş merkezinin güvenlik görevlisinin bir gününe görütürüyor. Sam adlı bu güvenlik görevlisi her zamanki gibi monoton bir şekilde evden çıkmak üzere hazırlıklarınını yapıyor, alışveriş merkezine gidiyor ve görevine başlıyor. Birdenbire bir bomba patlıyor ve Sam geride kalanları kurtarmaya çalışıyor. Sonrasında ise ölenlerin kendisini ziyaret ettiği araf diyebileceğimiz bir yerde buluyor kendini. O gün alışveriş merkezine gelen kişilerin hikayelerine tanıklık ederken bir yandan da Sam’in kendi suçluluk duygusu ile hesaplaşmasını da izliyoruz.

Karşımızda farklı yapısı olan bir film olduğu açık. Ancak çok fazla içine giremediğim bir film olduğunu da itiraf etmeliyim. Bunda filmin çok karanlık olmasının, kimi zaman perdede ne olduğunun tam olarak seçilememesinin de etkisi olabilir (aslında bu durum projeksiyondaki bir sorundan da meydana gelmiş olabilir). Sürekli olarak aynı ana geri dönmesi de bir yerden sonra sıkıcı bir hale gelebiliyor. Yine de filmi epeyce sevenler olduğunu da belirtmeden geçmemeliyim. Her zevke göre bir film değil denebilir o halde.

Reklamlar

0 Responses to “Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 6.Gün: Tehlikeli Yol, Aşk Suçu, Paprika, Akbaba, 22 Mayıs”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 252,346 hits
Nisan 2011
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: