Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 9.Gün: Kızıl İlahi, Rembradt: İtham Ediyorum, Hayatın Mutfağı, Kısa Sınır Tanımaz 3, Akhilleus ve Kaplumbağa

Kızıl İlahi (Még kér a nép / Red Psalm):
Kızıl İlahi, eski festivallerde izleyip tekrar görmek istediğim klasiklerdendi benim için. Festival katoloğuna baktığınızda bu filmin 1890 yılında, Macaristan’daki bir çiftlikteki işçilerin ayaklanmasını ve bu isyanı bastırmaya çalışan askerleri anlattığı söyleniyor. Hikaye budur ama Miklós Jancsó o kadar sembolik bir dil kurmuş ki anlatılanın belli bir mekan ve zamanda olduğunu düşünmek yanlış olur. Bir defa o çiftliği çok rahat bir şekilde dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamandaki bir devlet olarak okumak mümkün. Bir komünist devrim gerçekleştirmek üzere ayaklanan işçi sınıfı ve karşısındaki baskın güçler de anlatılan.

Kaynaklarda siyasi müzikal ya da komünist müzikal olarak geçen bu filmde Jancsó’nun anlatımı aslında operaya daha yakın duruyor. Fİlm boyunca öne çıkan ve hikayesini takip ettiğimiz bir karakter yok. Zaten durumu ya da olayları takip edeceğimiz bir konuşma olmadığı gibi kullanlan müzikler de çok daha genel, işçi sınıfının üstünlüğünü anlatan bilinen müzikler. Filmin esas dikkat çeken özelliği ise uzun ve kesintisiz planlardan oluşması. 87 dakikalık bu film 27 ya da 28 plandan oluşuyor (farklı kaynaklarda her iki sayı da geçiyor). Hatta o günkü teknik imkanlar yeterli olsa Jancsó tüm filmi tek bir planda çekmek istermiş gibi bir his de verdi film.

Bugün sinemanın ustaları anıldığında Miklós Jancsó’nun adı çok fazla geçmiyor ama ne zaman bir festivalde onun bir filmini izlesek bize ne kadar iyi bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 88 yaşında hala çalışmaya devam eden ustanın (IMDB’de 2010 tarihli bir filmi görünüyor) özellikle yeni nesiller tarafından tekrar keşfedilmesi için klasiklere eğilen Criterion gibi bir firmanın filmlerini çıkarması lazım galiba.

Rembradt: İtham Ediyorum (Rembrandt’s J’accuse):
Festivalin en merakla beklenen filmlerinden biriydi Rembradt: İtham Ediyorum. Bu sefer ne yaptı acaba diye düşünüp bir Greenaway filmini merakla beklememek mümkün değil zaten. Üstelik son yıllardaki filmleri Ankara’daki festivallere uğramaz olmuştu. Mesela bu filmden önce izlenmesi pek güzel olacak olan Nightwatching filmini görme şansımız olmamıştı.

Nightwatching filminde Rembrandt’ın gece bekçisi tablosunu çizme sürecini bir konulu film olarak anlatan Greenaway, bu filmde Nightwatching filminden parçalar da kullanarak söz konusu tablonun gizli kalmış bir cinayeti anlattığına dair bir sav getiriyor ortaya ve bunu 31 delile dayandırıyor. Belgesel kalıbında çekilmiş bir film ama Greenaway’in bildik takıntıları hemen kendini hissetiriyor. Sayılara olan takıntısı zaten bu 31 delil meselesinde ya da tablodaki karakterleri saymasında ortaya çıkıyor. Pek çok filminde yaptığı gibi bir kez daha perdeyi farklı parçalara bölüp her parçada farklı bilgiler verebiliyor. Bir yandan alttan bir takım yazılar geçerken bir yandan perdedin ortasında Greenaway’in kafasını görürken sağda ve solda da bambaşka şeyler görebiliyoruz. Bu yoğun bilgi bombardımanı eğer filmi sevdiyseniz tekrar izleme isteği uyandırıyor. Nitekim benim izlediğim seasta da filmi ikinci kez izleyenler vardı.

Ama Greenaway’in esas derdi metin diliyle düşünmeye şartlandırılmış ve görsel materyalleri yorumlamakta son derece cahil olduğunu düşündüğü bir toplumda bu tablonun her ayrıntısı didik didik ederek bir dedektif ya da bir savcı olarak ortaya bir sav atması (bu arada görsel materyalleri okuyamadığımızı söylerken sinema ile olan meselesini de bir kez daha gündeme getirip tam da bu nedenle sinemamızın da son derece sığ olduğunu da eklemeyi unutmuyor). Bu savın ne kadar geçerli olduğu tartışmalı ama Greenaway bir resme böyle bakın demeye getiriyor adeta.

Filmden sonra Serpil Aygün Cengiz’in bir sunumu vardı. Bu sunumun hepsine katılamasam da zihin açıcı oldu. Mesela filmde altyazıda geçen isimleri takip etme şansımız olmadı, meğer kimler kimler varmış. Daha da önemlisi filmde gerçek gibi verilen kimi bilgilerin tümüyle uydurma olduğu, hatta Greenaway’in bir söyleşisinde de bunu belirttiğini öğrendik. Belki de Greenaway bakın bana güvendiniz ama ben de sizi yanılttım, tabloyu doğru okumak için kendi kendinize biraz daha uğraşın demek istiyor seyirciye.

Hayatın Mutfağı (Estômago / Estômago: A Gastronomic Story):
Raimundo Nonato, taşradan büyük şehre gelen bir genç. Bir tesadüf eseri bir kafede aşçı olarak çalışmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. Raimundo Nonato, hapse yeni düşmüş bir genç. Bir tesadüf eseri iyi yemek yaptığı öğreniliyor ve hapistekilerin kendi özel aşçısı oluyor. Hayatın Mutfağı, bu iki hikayeyi birbirine koşut olarak anlatıyor ama bunu yaparken gayet de düz bir anlatımı var. Seyirci kendini zorlamadan ne olduğunu anlayabiliyor. Zaten film popüler sinema kulvarında bir anlatım tutturduğu için seyirciyi zorlamak gibi bir derdi de yok. Filmin en büyük gizemi sayılabilecek olan iki hikayenin nasıl birbirine bağlanabileceği bile belli bir noktadan sonra o kadar açık ki.

Ama bir film popüler kulvarda diye kötü dememek lazım. Gayet iyi bir film var karşımızda. Eğlenceli ve keyifle izleniyor. Nonato karakterinin saflığı ama yeri geldiğinde kurnaz tarafının ortaya çıkması çok başarılı şekilde verilmiş (özellikle filmin finali itibariyle). Yan karakterler son derece başarılı. Mesela Nonato’nun yemek yemekten seksten daha fazla zevk alan kız arkadaşı (hatta seks yaparken bile yemek yediğini görüyoruz) görmeye değer bir karakter.

Film Brezilya’da gayet tutulmuş. 2010 yılında bir yeniden yapımı da söz konusu. Bir Amerikan filmi olarak salonlarımızı işgal etmeden orijinalini izlemeli.

Kısa Sınır Tanımaz 3:
Yine festivalin kısa film seçkilerinden biri. Bu kez 8 kısa film vardı. Doğrusu diğer seçkilerle karşılaştırıldığında biraz zayıf kalmış buldum. Yine de güzel filmler vardı. İki mafya üyesinin patrona yapacakları teslimatın sarpa sarmasını anlatan Paket (Das Paket / The Package) daha iyi bir finalle daha iyi bir film olabilirmiş. Turşu ve Piskopos (The Pickle & The Patriarch) ile İfşa (La Revelation / The Revelation) filmleri de çıkış noktaları iyi olan (biri sonsuz yaşamın sırrını insanları turşulamakta bulan bilim adamlarını anlatıyordu, diğeri de bir B sınıfı bilim-kurgu filminin gerçekten uzaylılarla ilintili olmasını) ama uzadıkça tavsayan filmlerdi. Çılgın Eller (Crazy Hands) ise o ellerin neye ihtiyaç duyduğunun en baştan belli olduğu bir filmdi. Ayrıca Noura adlı bir film vardı ki belki de bize hiç yabancı olmayan bir şeyi çok düz bir şekilde anlattığı için hiç ilgimi çekmedi. Bir kadın metroda eski eşi, sevgilisi ve çocuğuyla gayet sıradan telefon konuşmaları yapar, kendi istasyonuna yaklaşınca makyajını temizler, başörtüsünü takar, metrodan iner ve film biter. Bu kadar. Hiç bir orijinalliği yoktu.

Akhilleus ve Kaplumbağa (Akiresu to Kame / Achilles and the Tortoise):
Takeshi Kitano, sanat kavramını sorguladığı üçlemesinin bu son filminde çocukluğunda çok iyi bir sanatçı olacağına inandırılmış Machisu’nun hikayesini anlatıyor bize. Machisu, meşhur ve zengin bir koleksiyoncunun oğlu. Çocukluğunda resim yapmayı seviyor ve zengin bir babası olunca çevresindeki herkes ne kadar güzel resim yaptığını söylüyor, derste başka şeyler yapması gerekirken resim yapsa bile öğretmenleri bile bir şey demiyorlar. Gün gelip ailesi fakir düştüğünde Machisu’nun içine sanat aşkı işlemiştir bir kere. Artık hayatını iyi ve başarılı bir sanatçı olmaya adamıştır. Bunun için eğitim de alır. Yıllar geçer Machisu, sanat aşkına tahammül gösteren bir kadınla evlenir ama bir türlü istediği övgüleri alamaz, eserlerini satamaz.

Çok yönlü bir sanatçı olan Kitano, bu filmdeki resimlerin hepsini de kendi çizerken özellikle modern sanatın ne olduğunu, sanat adına nelerin yapılacağını sorguluyor. Özellikle sanat okulunda okuyan gençlerin bir sanat eseri ortaya çıkarmak için yaptıkları, sonrasında yine Machisu ve karısının yaptıkları hem çok eğlenceli hem de bunlar sanat olabilir mi gerçekten diye düşündürücü kavramlardı.

Salondaki bazı konuşmalardan anladığım kadarıyla Kitano’yu hala aksiyon filmleriyle bir tutanlar var. Oysa senelerdir neler neler yaptı bu Japon usta. Bu da aksiyon sineması ile ilgisi olmayan iyi filmlerinden biri. Bu arada filmin adı bir yarışta en hızlı koşucunun en yavaş koşucudan daha sonra yarışa başladığı durumda asla onu geçemeyeceğine dair ünlü paradoxtan alınma. Zaten filmin başında bunun matematiksel nedeni de gayet güzel şekilde açıklanıyor. Filmin sonunda Aşil kaplumbağayı geçiyor mu onu görmek içinse filmi izlemek gerek.

Reklamlar

0 Responses to “Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 9.Gün: Kızıl İlahi, Rembradt: İtham Ediyorum, Hayatın Mutfağı, Kısa Sınır Tanımaz 3, Akhilleus ve Kaplumbağa”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 250,455 hits
Mart 2010
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: